8 Eylül 2017 Cuma

İki gözlü bir pencereden görüyoruz tüm yeryüzünü

05:25

İki gözlü bir pencereden görüyoruz tüm yeryüzünü.

Keskin ve soğuk sözcükler ilişirken yüreğimize, bir bakışın anlama dönüştüğü o uzun yolda takılı kalıyoruz.  Sonra bir bakmışız anlamlandırmaya çalıştıklarımız, bize bakanlara bizi anlatıyor. Bir yorgan gibi kapatmaya çalışıyor üstümüzü. Garip olan da o yorganın altında esiri oluyoruz kendi kendimizin. Bizi saran korku belli değil mi, daha çocuk iken ilk adımı atmaya çalıştığımızda en başından ?.
 
Korkunun gölgesinde umudumuza acı çektirmeyi, vazgeçmeyi, ne de çok seviyoruz. Kendimize meydan okuyup, başkaldıramıyoruz işte yüreğimize. Oysa ki en anlamlı hislerin kendi dilimizdeki tarifi değil mi başkaldırmak ?  Kendi içimizdeki dağlara bağırmak.
  
Niye bizi saran o yorganın altında, karanlıkta, başımız eğik ağlıyoruz ?. Neden utanıyoruz gözlerimizden düşen her damladan ?.

Bizler bu utançla yaşamaya devam etmeye çalışırken, değer kavramının sürekli yanlış anlaşıldığı bir yerde kaybediyoruz değerimizi.

İnsanlara giydirdiğimiz o kirli kaftanlar da kendi düşüncelerimizin kefeni oluyor bir nevi.

Hepimiz güneşli bir havada, sahte gülücükler dağıtan, kendinden kaçan, kendi içinde kaybolan, gökyüzüne hiç doyamayan, eksiksiz görünüp eksik olanlarız...

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Nefes Alıyoruz...

Buradayım, nefes alıyorum.
Buradayım, her gün yeniden uyanıyorum.
Cevapsız bir sorunun karşılığında binlerce olasılıklı işlem ile hesap yapmaya çalışıyorum.
Çünkü cevabını kabullenmeyen bir soru o. Bir fizik yasasına meydan okuyan, düşüncelerinin yerçekimini bozan bir soru. Adabını kaçırmış hitabı ile yankılanan. Devreden bir sayının çaresizliği gibi tamamlanmayan. Ardışık düzeni bozan bir soru.
Şimdi merak ediyorsunuzdur, yüzeyimizde girintiler oluşturan bu sorunun ne olduğunu. Her gün uyanıp, elimizi yüzümüzü yıkarken,-süregelmiş bir şekilde-, aynaya baktığımızda, zihnimizin en derininde bizi rahatsız edici bir şekilde gıdıklayan, mutluluk veya mutsuzluk diye adlandırılan kavramların içimizde uyandırdığı düşünceler ile savaştıran, hayatımızın standartlarına göre şekillenen ruh halimizin, beynimizde salgıladığı hormonlar ile anlık olarak hissedilen mutluluk veya mutsuzluk denilen kavramların, geçecek zaman içindeki olaylar çerçevesinde garip bir sirkülasyon ile değişkenlik belirten, saniyeler hatta saniseler içinde gerçekleşen bir sonuçlar ideolojisi o. Şimdi dönüp bu kadar basit görünen ama hayatımızı ve kararlarımızı şekillendiren, mekanizmamızı etkilemeye her an devam eden, bu yüzden de cevabını veremediğimiz noktaya bir soru işareti koyalım. Biz en iyisini biliriz diye biten, ama bir matematik işlemi gibi en küçük negatif bir olayda, işlemdeki bütün pozitif iniş ve çıkışların hepsini negatife dönüştüren bir başlangıçı bembeyaz defterlerimize silemeyeceğimiz bir tükenmez kalem ile yazıyoruz. Evet, biz en iyisini biliyoruz, ama bildiğimizi inkar ve ikrarla yanlış olan şıkkı işaretliyoruz. Ve yaşam denilen bu sınavdan tekrar tekrar sınıfta kalıyoruz.
Hepimizin kendi içinde yerini çok iyi bildiğimiz bir yerde kulaklarımıza fısıldanan bu sorunun cevabı, bizler gibi, bilinmezliğini korumaya devam ediyor. Çünkü ;
Buradayız, nefes alıyoruz.
Buradayız, her gün yeniden uyanıyoruz.


25 Ağustos 2017 Cuma

Bir Sebeb

Elinden geleni ardına koymadan acıtmak istiyordu. Geçen zamana aldırmadan, içindekini taze tutup doğan her güneş ile yeniden doğuruyordu varoluşunun getirdiği o garip bütünlükle. En uç noktada birikenleri nasıl attığı gözlerindeki nemli bakışlardan anlaşılıyordu. İtiraflar çerçevesinde bir resimdi gördüğü duvarında asılı duran. Anlaşılmayacak bir dilde eksik olan. Ve görülmeyecek bir renkte. Sade bir şekil ve bir o kadar karmaşık boyutsuzluklarla ile eskimiş, hizasız bir şekilde bekleyen o bütün rüyalarının kalbindeki boşlukları ile doluydu. Geçen bir gün nasıl bitebilirdi ? Yaşanmadan biten bir son nasıl anlatılabilirdi ? Ardında kalanların ne kızgınlığı ne de çaresizliği hatırlanmadan, silik bir ifade ile mi ? Hayır dedi adam İfadesiz bir biçimde kendi kendine. Dokunmak, kelimelerle. Hissettirmek kendini, kendine okutturmak. Daimi bir gelecekte adım atan herhangi bir ayağından birinin hislerine, yüreğine ait olmasını istiyordu. Elinden geleni ardına koymadan, insanların kaçtığı her duyguyu, her durumu ifade ederek acıtmak istiyordu. Hatırlatmak istiyordu insanlara, insan olduklarını. Susmak bilmeyen bir beyin içinde, kelimeler ile boğulup ölmek istemiyordu. Bir mum gibi yanmak istiyordu herkesin karanlığında. Bir sebeb, bir yakarış, bir ses... Bizi biz yapanı keşfedip, okumak istiyordu dünyayı, cümle cümle, sayfa sayfa, bir kitap gibi. Bir devrimci olmaktı onun hayali. Kelimelerle devrim yapmak isityordu. İnsanları olduğu gibi kabullenip, insanlarında bunu yapmasını istiyordu. Ve düşünmelerini istiyordu herşeyden öte...

12 Mart 2017 Pazar

Cevapsız Yankılar

Saat : 08.18

Güneş doğdu biraz önce. Herkese dağıttı bir parçasını eksilmediği halde. Gündüzler uzamaya başladı. Geceler kısa anlamlara kaldı yine. Göçler başladı. Kuş sesleri duymaya başladım sabahları. Takvimin yaprakları birer birer eksiliyor. Ne takvimin umurunda ne de bir başkasının.  Kim bilir hangi ağacın bir parçası var o kağıt parçasında, kimler dokunmuş o ağaca, kimler altında gölgelenmiş, Kimler dinlenmiş ?

Ah şu sorular, niye cevaplarınız yok ?. Niye kayboldu şu derinlik ? Sınırlar çizgilerini aştı. Gözyaşları deliksiz uykuya daldı. Ruhum sustu, konuşmuyor sanki. İçim üşüyor.  Rahatlatmıyor işte hiç bir şey, sindiremiyorum ben bu hayatı.

Ne kadar bırakmak istesem de , ne kadar üzülsem de ; bir o kadar daha deniyorum. Hiç bir şeyin daha kötüye gitmemesi için dua ediyorum.

İnsanlık köşesi boş bugünlerde. Ah ninem ne güzel derdin, ne güzel gülerdin.  Ne güzel bakardın. Eskiden her şey daha güzeldi. Kalbinin sesini hiç bir zaman kaybetme. Odur senin yolun. Eğer yolunu kaybettiğini düşünürsen kapa gözlerini, sus ve dinle derdi hep. Dinliyorum ninem, ama duyamıyorum artık bir şey. Atmıyor sanki, karanlık her yer. Kayboldum ben ninem. Bulamıyorum yolumu. Yaşamayı elime yüzüme bulaştırdım ben.

Aşağılarda işkence odalarına uzanan zihnim, kendi kendine işkence ediyor sürekli. Öldüresiye acı çektiriyor. Beyin ölümünün gerçekleşmisini hızlandırıyor. Öğrenilmiş vazgeçememezlik, her şeye rağmen yaşama isteği. Bazen o istek de kayboluyor bende. Aldığım her nefes bana kızgın. Hiddeti korkutuyor beni tutkusuzluğun.

Bazen sanki hiç varolmamış gibi hissediyorum. Hiç yaşamamış gibi. Korkuyorum kendimden. Korkuyorum aslında tamamen vazgeçmekten.

5 Şubat 2017 Pazar

Kalpler Diyarı

    Önce bir sessizlik oldu. Sonra öyle bir rüzgar esti ki. Savruldum. Kendimi bir aynaya bakarken buldum. O an anladım işte. O an kavradım her şeyi. Hiçlik maddeye karışmıştı. Madde, maneviyat ile dost olmuş. Soyut kavramlar, somut kavramları kucaklamıştı. Anlamsızlıklar, anlamlarını dile değil, yansıyan bir ışık huzmesine dönüştürmüş. Görmeyen gözlerin irislerine kadar beyinlerin içindeki anlamsal olguya taşımıştı. Noktalar artık bir son olmaktan çıkmış, yeni bir başlangıcın haberini verirken, virgüller yarım kalmış cümleleri değil, sözlerin devamını haber veren bir dost gibiydi. İmkansızlığı tüm varlığımda hissederken duyduğum o acı bütün hislerle birleşmiş, yalanların dansını gülerek izleyen gerçeklerin kahkaha seslerinin arşa yükselmesini bekliyordu. Sessizliğin, gürültüyle boğuştuğu çetin kavgalarda bozulan mekanın büyüsü yeniden oluşuyordu. Bir bakış, bir serzeniş olmuş. Bir duruş, yere göğe kafa tutmuştu, Habersiz gelenlerin yüzlerine bir öpücük gibi sunulan en güzel tebessüm, uzun uzadıya yazılan masallarda verilmek istenilen mesajlara eklenmiş, mutlu sonların başlangıcı olmuştu. Dertler kendilerine dert yanıp devalarını ararken, dünya rahat rahat kendi etrafında dönüp, güneşe göz kırpıyordu. Geceler, getirdiği hüznü mutluluğa karıştırmış, yıllardır aranılan, ruhun ölümsüzlük iksirini bulmuş, paylaşmamak için gündüze erken gelmesini yalvarıyordu. Mecnun çölde Leylasını bulmuş, Kerem Aslıya kavuşmuştu. Bıçaklar keskinliklerini bilerek kaybetmiş, silahlar mermilerle dost olmuş, insanoğluna küsmüşlerdi. Barışla evlenen dünya, savaşı sonunda terk etmiş. Değerler ne yapıp edip karşılığını bulmuştu. Nefret, sevginin varlığına dayanamayıp intihar etmeye kalkışmış, sevginin dayanamayıp onu ölümden kurtarması ile fedakarlıkla evlenmiş, ismini aşk ile değiştirmişti. Ve ben ikisinin bütün sevenleri kavuşturmasını izledim. Bitmesini istemediğim bir film gibiydi her şey.

     Sonra bir daha uyandım. Kalbim yerinden çıkarcasına atıyordu. Yatağımda boylu boyunca uzanmış, karşımdaki duvarı izliyordum. O an gerçekten ölmek istedim.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Gökyüzü Bağımlılık Yapar

Saat : 05:17                                                                    
Tarih : 17.01.2017

Bu yazıyı okuduktan sonra gözlerinizi sımsıkı kapatıp bir ağaç düşünün. Yüzlerce yaprağı olan. Kökleri onlarca metre yerin altında. Toprakla beraber bir bütün. Yeryüzü ile bir bütün. Şimdi yeryüzündeki bütün ağaçları düşünün. Dallarını, yapraklarını ve yerin altında uzanan o bütün köklerini. Hepsi birbiriyle bir bağ içerisinde aslında. Hepsi birbirine bağlı. Bizim dünyamız da bu ağaçlardan bir tanesi. Galaksimiz, içinde bulunduğumuz o kocaman evren. İşte bizler o ağaçların birindeki yapraklarız. Geçirdiğimiz zorluklar mevsimler gibi...
Acıyı rüzgara benzetebiliriz. Bizi o ağaçtan koparmak için uğraşan, yeterince güçlü durmadığımız anda, dünyadan kopmamızı sağlayan. Sürekli esen. Bazen sakin, bazen sert...
  Yapraklar oluşurken rüzgar her zaman orada mıydı diye zihnimde sürekli yankılanan bir soru var. Cevabı kendi zamanımızın başlangıcında saklı. Çünkü en başında bizler acıyla doğuyoruz. Ama acıdan önce umutla ve sevgiyle yoğruluyoruz. Bir bebek anne rahmine düştüğü andan itibaren umut ve sevgiyle beklenir. En güzel dileklerle...
Umut yağmurdur. Ağacın yaşaması için gerekli olan, bağın kopmaması için arada bir uğrayan.
Sevgi güneştir. Hep orada durur. Hiçbir zaman kaybolmaz. Yaprakların bazıları göremez güneşi ama bilir orada olduğunu. İşte bir bebek dünyaya geldiği andan itibaren sevgiyi hisseder. Her varlığın içinde sevgi vardır. Çünkü sevgi her yerdedir. Güneş her yere ulaşır. Geceleri gökyüzü karanlıktır. Biz göremesekte güneş oradadır aslında.  Ama bir eksiklik vardır. İşte bu yüzden geceleri, insanların daha yalnız, daha mutsuz olduğuna inanırım. Çünkü güneş,  yani sevgi insanın ruhunu besler. İşte bu yüzden yıldızlar göz kırpıp dururlar bize. Parlayıp insanlarla güneşi, sevgiyi paylaşırlar. Güneşin orada olduğunu bize hatırlatmaya uğraşırlar.
Aşk gökyüzüdür. Güneşin, sevginin yansımasıdır. Güneş sayesinde görürsün gökyüzünü. Gökyüzü bağımlılık yapar bazen. Kimi zaman kapalıdır; kimi zaman açık. Gökyüzü kapalı olduğu zaman güneşi de göremezsin. Bazen küsersin, bazen korkarsın, yere bakarak gezersin. Ben yeri nefrete benzetirim. Bazen aşkın yerine nefret geçer çünkü. Sürekli yere bakan insanların gökyüzüne küstüğünü zannediyorum. Ama o hep orada, hiç bire yere gitmiyor. Güneş, yani sevgi hem aşkı besliyor hem de nefreti. Bu yüzden derler ya insan bir kere aşık olur diye. Çünkü o gökyüzü senin için hiç değişmez.  Aslında hiçbir zaman unutamazsın onu.
Bazılara bakar gökyüzüne, neye baktığını bilmez. O kocaman gökyüzünde bulamaz yansımasını güneşin. Bu en zorudur işte. Çünkü yalnızlık yaşamanın en ağır halidir. Bazen yere bakar, isyan eder güneşe, isyan eder yaşama. Ama aslında duyduğu nefret, sitem kendisinedir. Bazen gökyüzüne bakar, işte o anlarda yüreğine dikenler batar. Yağmur yağdıkça daha çok acı çeker. Bazıları bekler bir ömür boyu, bazıları pes eder. Ya da pes ettiğini zanneder.
Bir ömür biter. Bir ömür başlar. Bir yaprağın yere düşmesi, diğer yaprağın oluşmasına nedendir. Hepimiz, bütün insanlar aslında birbirimize bağlıyız. Bu ağacın birer parçasıyız.

15 Ocak 2017 Pazar

Hoş Geldin Yalnızlığım

Hoş Geldin Yalnızlığım

  Hani misafir istemezsin ya evinde,tek başına kalmak istersin. O an böyle sevdiğin işlerle uğraşmak, kendine vakit ayırmak, azcık kafanı dinlemek, belki de hafta içi dışarıda gezerken kapağı ilgini çektiği için aldığın, ama okumak için bir türlü vakit bulamadığın kitabı doya doya okumak istersin. Veya şöyle afilli bir sessizlik iyi gelir diye düşünürsün.Sonra, lezzetli bir yemek, yerken haz duyduğun bir tatlı, güzel bir duş ve hayallerini  yaşadığın, bitmesini istemediğin bir rüya, uyanmak istemeyeceğin bir uyku.Tamam işte daha ne olsun diye gülersin kendine. Plan yaparsın o gün bana ait. İstediğim her şeyi yapacağım o gün. Ben sadece bana aitim. Tabi sen bunları düşünürken kapı çalar. Daha hiç bir şey yapamamışsındır. Çünkü düşünmesi çok güzeldir bazı düşüncelerin. O bile yeter. Bir düşünce seni mutlu etmeye yeter işte.
Kapıyı açmak istemezsin. Beklersin öyle evde, yokmuş gibi yaparsın. Belki gider diye. Ama gitmez işte tekrar tekrar çalar o kapıyı. Evde olduğunu biliyordur çünkü. Oturduğun yerden duyduğun o zil, o kadar rahatsız eder ki seni, duymak istemezsin. Hele bir de gelenin kim olduğunu biliyorsan, gelmesini istemiyorsan.Sonra parmak ucunda yürür, kapı deliğinden bakmaya gidersin. Nefesini bile tutarsın o an, belki duyar diye. İşte o an gerçekten evde olduğunu kendine bile inkar edersin. Sanki mecbursundur o kapıyı açmaya. Ama kaçamazsın, gerçekten mecbur olmadığını inkar edemezsin kendine. Aslında bir yanın kapıyı açmak ister çünkü.
Gelen yalnızlıktır. O güzel düşünceleri  karanlığa çekmek, yemek istediğin tatlıyı, yemeği, sana zehir etmek için gelmiştir. Ne konuşur seninle, ne bir tepki verir. İstediği kadar oturur. Sanki onun evi. Yaptığın bütün planların bozulmasını seyredersin. O varken yapamazsın, mutlu olamazsın. Bazen olduğunu zannedersin. Ama o seni kandırıyordur,merak etme. Yalnızlık iyi yalan söyler,unutma bunu. Ve çok kötü bir arkadaştır. Seni senden kaçırana kadar uğraşır durur. Lütfen izin vermeyin, eğer yalnızlık kapınızı çalarsa, açın o kapıyı hoş geldin yalnızlığım diyin. Sonra içeri alın onu ve bir odaya kilitleyin. Anahtarı da camdan aşağıya atın. Yalnızlığın düşmanı kendisidir. Yalnızlık yalnız kalınca yok olur. Tek yalnız kalamayan varlık yalnızlığın kendisidir. Kendinden nefret eder çünkü. Senin yanında, sana acı çektiren yalnızlık, yalnız kalınca sana muhtaç olur. Biliyorum, yalnızlığa bile kapıyı açan o güzel insanlardansınız, ama bırakın kalsın baş başa kendisiyle. Bırakın kendi kendini yok etsin. Bırakın asırlarca çektirdiği acıları, biraz da kendi çeksin. Bırakın yok olsun, getirdiği sahte mutluluk onun olsun.